Konuk Yazar

Ahmet Güren

Avukat

Cumhuriyet Kalemi Halkın Sesi
Ahmet Güren

ATATÜRK’E KARŞI MECLİS DENETİMİ

Türk parlementoculuk Tarihi, 23 Aralık 1876’da yürürlüğe giren kanuni esasi (temel kanun-anayasa) ile başlamış olup, 1877 yılının Şubat ayında yapılan iki dereceli seçimler sonucu 115 üyeden oluşan Meclis-i Mebusan ‘in kurulmasıyla başlamıştır. 1877-1778 yılları arasını kapsayan Osmanlı- rus harbi ile Rusların İstanbul Yeşilköy’e kadar gelmeleri ile birlikte Meclis 2. Abdülhamid tarafından süresiz olarak tatile ayrıldı. Buradaki önemli ayrıntı meclisin feshedilmemesi, tatile ayrılmasıdır. Çünkü bu teknik ayrım mebusların maaşlarını almaya devam etmelerini ve kağıt üzerinde de olsa parlementoculuğun devam ettiğini göstermektedir. 2.Abdülhamid’in meclisi tatil etmesi ile birlikte 1878 ile 1908 yılları arasını kapsayan 30 yıllık istibdat ve fiili monarşinin başlangıcı oldu. 1908 yılında 2. Meşruiyetin ilanı tekrar açılan Meclis ve 1909 değişiklikleri ile birlikte Padişahın yetkilerini sembolik düzeye indirgenmesine neden oldu. 1. Dünya savaşını (1914-1918) kaybeden Osmanlı imparatorluğu fiilen çökmüş ve gücünü yitirmişti. Ancak parlementoda hala görüşmeler yapılıyor ve vatan savunmasını destekler beyanlar veriliyordu. 12 Ocak 1920 de kurulan 4. Dönem meclisin üyelerinden biri de Mustafa Kemal Paşaydı.

Ancak güvenlik nedenlerinden dolayı meclis toplantılarına gelememişti. 16 Şubat 1920’de meclisin misyak-ı milli sınırlarını kabul etmesi ile birlikte parlemento İngilizler tarafından feshedildi. Rauf bey (ORBAY) ve bazı mebuslar tutuklanarak sürgüne gönderildiler. Özetle Türk parlementoculuk geleneği kurtuluş savaşı dönemine kadar fiilen 12 yıl kağıt üzerinde ise 41 yıl devam etmişti.İngilizlerin meclisi mebushanı basması ve Padişah Mehmet Vahdettin’in meclisi feshetmesiyle birlikte yeni seçimler yapılarak Ankara’da kurucu, savaş meclisinin kurulmasının önü açılmış oldu. Bu meclisin görevi misak-ı milli için savaşmak ve Türk hürriyetini tesis etmekti. Kurucu ve savaş Meclisi olan 1. Meclisteki mebusların çoğu parlemento ve hürriyet bilinci olan kişiler olup, 378 milletvekilinin 162’si bir veya birden fazla dil biliyor ve 288’i ise yüksek öğrenim görmüş kişilerdi.

Meclis kuvvetler birliğine dayanan kurucu ve yasama,yürütme,yargıyı içinde barındıracak güce sahipti. Bu güç öyle bir güçtü ki gerektiğinde İstiklal mahkemelerini kurmuş ve yargılamalar yaparak idam cezaları verimiş ve Meclis başkanı ve başkomutanlık yetkisine sahip Mustafa Kemal Paşayı dahi sorgulayarak başkomutanlık yetkisini sorgulayan süreçleri yaşamıştı.

Kütahya- Eskişehir muharebesinde Türk ordusu büyük bir yenilgiye uğramış ve 48.000 kişi silahlarıyla birlikte cepheden kaçmıştı. Ankara’da mecliste büyük tartışmalar yaşanıyor, ordu ise Sakarya’nın doğusuna kadar çekiliyordu. Meclis bu süreçte yoğun tartışmalar sonucu Mustafa Kemal Paşa’ya 3’er ay uzatmak suretiyle sınırlı olarak başkomutanlık yetkisi vermiş bu süreçte Mustafa Kemal Paşanın her dediği kanun yerine geçmesi sağlanmıştır. Ancak önemli olan husus bu yetkinin 3’er aylık süre ile sınırlı olarak verilmesidir. Parlementoculuk geleneği kendisini göstermiş 2. Abdülhamid’in yetkisi ile meclisi tatil etmesi devamında istibdat kurması Atatürk’e savaş zamanında dahi verilen yetkiyi süre ile kısıtlamaya yol açmıştır. Başkomutanlık yetkisi Meclis tarafından 4 kez uzatılmış, son uzatma tarihi olan 20 Temmuz 1922’de mecliste büyük tartışmalar olmuştur. Meclis ordunun taarruza geçmesi için baskı yaparak gerekirse yetkinin uzatılmayacağı görüşü ağır basmıştır. Ancak büyük devlet adamı Atatürk Meclis konuşmasında meclisin başkomutanlık yetkisini vermesi gerektiğini konusunda parlementerleri ikna etmiş ve büyük taaruz gerçekleştirilerek Yunan İzmir’den denize sökülebilmiştir. Sonuç: Türk parlementoculuk ve Meclis kültürü tarihimizde önemli bir yere sahiptir. Parlementer demokrasi kazanılmış bir hak olup bu miras ve kaliteyi koruyabilmek lazımdır. Ancak yaşanan son tarihi süreçlerde ne yazık ki Türk parlementoculuk kalitesi sorgulanır hale gelmiştir. 100 yıl önce Atatürk dahi sorgulayan ve zorlayan Meclis geleneği bozulmuştur. Meclisimiz particilik ve ideolojik tartışmalar ile kalitesini düşürmüştür. Büyük Atatürk parlemento ve bağımsızlığımızı kurtarmış olup, Türk ve Atatürk gençliğine düşen ise tarihinden ders alarak parlementoyu, tekrardan halkın ve cumhuriyetin sesi haline getirmektir.

ATATÜRKÇÜLÜK, ŞEKLİ TAKLİTÇİLİK DEMEK DEĞİLDİR. BİR ZİHNİYET DEVRİMDİR.

Mustafa Kemal Atatürk 20.Y.Y. Başında dünya çapında büyük bir asker ve devlet adamıydı. Büyük bir devlet adamı ile siyasetçiyi ayıran temel fark, halkın kısa vadeli çıkarlarını değil, uzun vadeli mutlulukları için zamanın ötesinde bir düşünce yapısının olmasıdır. Siyasetçiler ve politikacılar halkın kısa vadeli çıkarlarını düşünerek halk dalkavukluğu yaparlar. Devlet adamları ise kısa vadeli çıkarların uzun vadeli mutlulukları yok edebileceğini bildiklerinden devrimci ruh ile değişimden yanadırlar.

Fakat her değişim yanlısı olan siyasetçi devlet adamı olamaz. İşte burada üstün zeka ve analiz gücü önem kazanır.1912 yılında başlayan balkan harbi ile birlikte Türk toplumu 1922 yılının 9 Eylülü’ne kadar aralıksız savaşmış ve yorgun düşmüştü. Kurtuluş savaşını kazanmak aslında büyük bir savaşın başlangıcıydı. Bu savaş modernleşme ve zihniyet devriminin savaşıydı. En büyük modernleşme projesi ise yıkılmış, kul olmayı benimsemiş Osmanlı halkından, hür düşünceye sahip bir Türk milleti yaratabilmekti. İstanbul’da, Ankara’da modern ve reformist düşünceler halka aktarılamazsa bir anlam ifade etmeyeceği ve modernleşmenin sağlanamayacağı biliniyordu. Bu yüzden 10. Yıl nutkunda da belirtildiği gibi “Az zamanda çok büyük işler yapmak” gerekliydi.

O yüzden Atatürk 21 aralık 1920’deki konuşmasında belirttiği üzere “Ne tabiatta ne dünyada, güçler ayrılığı diye bir şey yoktur. Aksine, var olan ‘güçler birliğidir’ ve milli iradeden kasıt bu birliktir. Meşrutiyet, milleti aldatmak için icat edilmiştir. Çünkü tarihsel olarak güçler ayrılığı ilkesi ‘müstebitle uzlaşmak’ ve ona boyun eğmek (yürütme organının ikili yapısını kastediyor) anlamına gelir. Doğru olan, milletin egemenliğini gerçekleştirmektir ve bunu sağlayacak olan da güçler birliğidir” diyerek doğru olanın kuvvetler ayrılığı olmadığını aksine kuvvetler birliği olduğunu ifade etmiştir.

Atatürk sadece 1920 konuşmasında değil hayatının sonuna kadar kuvvetler birliğini savunmuş ve uygulamıştır. 1921 anayasanın çerçeve ve savaşanayasası olduğu düşünüldüğünde özellikle bu düşüncenin en somut yansıması 1924 anayasasıdır. 1924 anayasası kuvvetler birliğini esas alan bir anayasadır. Atatürk devrim ve reformlarını yapabilmek amacıyla 1927 seçimleriyle de beraber mecliste tüm gücü ele geçirmiş yürütmenin yapısı da dikkate alındığında hızlı büyük reformları yapabilmenin önünü açmıştır.

Atatürk milli iradenin mecliste vücut bulunduğunu, meclisin ise cumhur reisi seçerek milli iradenin somut olarak temsil edildiğini düşünmektedir. Atatürk hayatta iken kuvvetler birliğinden aldığı büyük yetki ile bir çok reformist devrimlerler gerçekleştirmiş, Türkiye Cumhuriyetini çağdaş medeniyetler seviyesine yaklaştırmıştır.

Ancak asıl problem Atatürk hayatını kaybettikten sonra bu gücün kimin eline geçeceğidir. Bu güç İsmet Paşa’da vücut bulmuş, ve devamında 1938’den sonra 2. Dünya savaşının başlamasıyla savaş dönemi koşullarında gücü paylaşma düşüncesi oluşmamıştır. Ancak 2.Dünya savaşını Batılı demokrasilerin kazanması ve İsmet Paşa’nın devlet adamlığıyla çok partili hayata geçiş fiilen başlamış 1946 seçimlerine gelinmiştir. Bu seçimlerde büyük sıkıntılar olmuş fakat ilk çok partili hayata geçiş denemesi olması ve devamında 1950 seçimlerine giden yolda DP ile CHP’nin uzlaşısıyla seçim kanunu değiştirilerek kuvvetler ayrılığının tohumları atılmıştır.

1950 seçim sonucunda demokrat partinin iktidara gelmesi birlikte, demokrat parti 1924 anayasasından aldığı kuvvetler birliğine dayanan güç ile ülkeyi yönetmeye başlayınca bazı problemler CHP tarafından da görülmeye başlanmıştır. 1924 anayasasında, anayasa mahkemesi bulunmadığından, iktidarların açıkça anayasaya aykırı kanun çıkarabilmesinin bir önlemi yoktur.

Bu süreç 1950 Kore’ye asker gönderilirken meclis kararı olmadan, sadece hükumet kararı ile karar alınabilmesini, devamında özellikle 1957 seçimlerinden sonra basın üzerindeki sansürün artmasına ve tahtikat encümeni kurularak CHP’nin mal varlığına el konulmasına kadar giden süreçtir.

Asıl sorulması gereken soru demokrat parti muhalefetteyken, CHP’yi kuvvetler birliği çerçevesinde kararlar aldığı ve gücü keyfi kullandığı için eleştirirken, iktidara geldikten sonra aynı gücü keyfi kullanmış ve bu gücü paylaşmak istememiştir. Devamında ne yazık ki ülke 27 Mayıs ve yassıada mahkemelerine giden süreci yaşamıştır. 1960 darbesiyle beraber asker eliyle anayasa değiştirilmiş ve Türkiyenin darbelerle dolu tarihi başlamıştır.

Ancak Büyük Önder Atatürk bu günlerin olabileceği endişesiyle “Ben, manevi miras olarak hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.” ve devamında o meşhur sözü söylemiştir : “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin.”

Atatürk’ün bu güzel ve anlamlı sözlerinden sonra şunu söylemek istiyorum. 21. Y.Y. Türkiyesinde modern, evrensel hukuk temelinde yeni bir Türkiye yaratmalıyız. Atatürkçülük Şekli Taklitçilik Demek Değil, Bir Zihniyet Devrimidir. Ancak bu zihniyet devrimini kavrayabilen ve çağın ötesinde düşünebilenler Atatürkçüdür.

Diğer konuk yazarlarımızı görmek için Konuk Yazarlarımız sayfasını ziyaret edin.